Dikkat Eksikliği Olan Öğrenciye Ne Yapılır? Bir Sınıfın İçinden Gerçekçi Bir Hikâye
Dikkat Eksikliği Olan Öğrenciye Ne Yapılır? Bir Sınıfın İçinden Hikâye
Geçen yıl bir eğitim forumunda okuduğum kısa bir cümle uzun süre aklımdan çıkmadı: “Çocuğum dersin başına oturuyor ama beş dakika sonra aklı başka yerde. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Bu cümleyi okuduğumda gözümün önüne hemen bir sınıf geldi. Pencere kenarında oturan, defterinin köşesine sürekli bir şeyler çizen, öğretmen soru sorduğunda bazen cevabı bilen ama cevabı vermek için elini kaldırmayı unutan bir çocuk…
Hikâyenin kahramanının adı Arda olsun.
Arda dokuz yaşında. Matematiği seviyor, özellikle de problem çözmeyi. Fakat öğretmeni üç aşamalı bir soruyu tahtaya yazdığında Arda çoğu zaman ilk adımı yapıyor, ikinci adımda kalıyor ve üçüncü adıma geçmeden kalemini bırakıyor. Öğretmeni bunu önce “dikkatsizlik” olarak yorumluyor. Annesi ise akşamları ödev sırasında aynı tabloyla karşılaşıyor.
Bir akşam annesi, “Sen aslında yapabiliyorsun, neden yapmıyorsun?” diye soruyor.
Arda'nın cevabı çok kısa:
“Bilmiyorum. Yapmak istiyorum ama kafam başka yere gidiyor.”
İşte hikâyenin asıl başlangıcı tam burada.
Bir Çocuğa “Dikkatsiz” Demek Ne Kadar Kolay?
Arda'nın annesi ertesi gün öğretmeni Selin Hanım'la görüşüyor. Selin Hanım konuşmanın başında Arda'nın ders sırasında sık sık dalıp gittiğini, yönergeleri tamamlamadığını ve eşyalarını kaybettiğini anlatıyor.
Fakat görüşmenin sonunda önemli bir ayrıntı ekliyor:
“Arda birebir konuştuğumda soruyu çoğu zaman doğru çözüyor.”
Bu cümle ikisinin de durup düşünmesine neden oluyor.
Çünkü dikkat güçlüğü yaşayan bir öğrencinin her durumda ve her derste aynı davranışı göstermesi gerekmiyor. Özellikle DEHB gibi nörogelişimsel durumlarda dikkat, yalnızca “var” veya “yok” şeklinde çalışan basit bir düğme değil. Göreve ilgi, çevresel uyaranlar, görevin uzunluğu, uyku, stres ve çocuğun çalışma belleği gibi birçok etken öğrenme performansını etkileyebiliyor.
Burada önemli bir ayrım var: Her dalgın öğrenci DEHB değildir. Dikkat sorunlarının altında uyku düzensizliği, kaygı, öğrenme güçlüğü, görme veya işitme sorunları, stres ya da başka etkenler de bulunabilir.
Dolayısıyla ilk yapılacak şey çocuğa etiket yapıştırmak değil, davranışı anlamaya çalışmaktır.
Peki sizce bir çocuk “ödevini yapmıyor” dediğimizde gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz?
Murat Bey'in Tahtaya Yazdığı Plan
Arda'nın babası Murat Bey, konuyu öğrendiğinde farklı bir yaklaşım getiriyor.
“Önce problemi parçalara ayıralım,” diyor. “Hangi görevlerde zorlanıyor, hangi saatlerde daha iyi çalışıyor, ne kadar süre odaklanabiliyor, bunları yazalım.”
Bir tablo hazırlıyor:
- Ödevin başlama saati
- Görevin türü
- Yaklaşık çalışma süresi
- Dikkatin dağıldığı an
- Ortamdaki dikkat dağıtıcılar
- Görevin tamamlanma durumu
- Arda'nın o günkü uyku ve ruh hali
Bu yaklaşım işe yarıyor çünkü aile artık “Arda neden böyle?” sorusundan “Hangi koşullarda daha fazla zorlanıyor?” sorusuna geçiyor.
Murat Bey'in çözüm odaklı yaklaşımı burada oldukça değerli. Fakat hikâyenin başka bir tarafı da var.
Arda'nın annesi, tabloyu doldururken oğlunun yüz ifadesine dikkat ediyor.
“Bence sadece ne zaman dikkatinin dağıldığına değil, o sırada ne hissettiğine de bakalım,” diyor.
Bu küçük cümle evdeki yaklaşımı değiştiriyor.
Biri davranışın örüntüsünü bulmaya çalışıyor, diğeri davranışın arkasındaki duyguyu anlamaya.
İki yaklaşım birbirinin rakibi değil.
Tam tersine, birlikte kullanıldığında daha anlamlı hale geliyor.
Burada erkeklerin yalnızca “çözüm üreten”, kadınların ise yalnızca “duygusal destek veren” kişiler olduğu gibi basmakalıp bir anlayışa düşmemek önemli. Murat Bey'in empatisi güçlü; Arda'nın annesi de plan yapmayı ve verileri takip etmeyi biliyor. Hikâyedeki fark cinsiyetten çok, aynı probleme farklı pencerelerden bakabilmelerinden kaynaklanıyor.
Sorun Arda mı, Yoksa Arda'nın İçinde Bulunduğu Sistem mi?
Ertesi hafta Selin Hanım sınıfta küçük değişiklikler yapıyor.
Arda'nın masasını kapının hemen yanından alıp daha az hareketin olduğu bir noktaya taşıyor. Uzun yönergeleri tek seferde vermek yerine birkaç kısa basamağa bölüyor.
“Defterini aç.”
“Sayfa 42'yi bul.”
“İlk iki soruyu yap.”
Sonra kontrol ediyor.
Arda'nın çalışma süresini küçük parçalara ayırıyor. Tamamlanan görevlerin yanında işaret kullanıyor. Gerektiğinde kısa hareket molaları veriyor.
Bunlar çok büyük değişiklikler değil.
Fakat Arda'nın davranışında fark oluşuyor.
Bir gün öğretmeni tahtaya uzun bir problem yazıyor.
Arda önce bakıyor.
Sonra kalemini kaldırıyor.
“Öğretmenim, bunu üç parçaya bölebilir miyiz?”
Selin Hanım gülümsüyor.
“Tabii. Sen nasıl bölmek istediğini söyle.”
Arda soruyu kendi yöntemiyle parçalıyor.
O gün problemi doğru çözüyor.
Bazen eğitimde önemli değişiklikler büyük yöntemlerden değil, çocuğun karşısındaki görevi yönetilebilir hale getirmekten doğuyor.
Dikkat Eksikliği Konusunda Geçmişten Bugüne Değişen Bakış
Bu hikâyenin yalnızca bir sınıfta yaşanmadığını anlamak için geçmişe bakmak gerekiyor.
Çocukların dikkat davranışları uzun yıllar boyunca çoğunlukla disiplin, irade ve “uslu durma” üzerinden değerlendirildi. Hareketli, unutkan veya yönergeleri takip etmekte zorlanan çocukların davranışları zaman zaman karakter problemi gibi görüldü.
Oysa modern nörogelişimsel yaklaşım, özellikle DEHB söz konusu olduğunda, davranışların yalnızca “istemek” veya “istememek” üzerinden açıklanamayacağını ortaya koyuyor.
DEHB günümüzde çocukluk çağında başlayabilen nörogelişimsel bir durum olarak ele alınıyor. Dikkat güçlüğü, dürtüsellik ve hiperaktivite belirtileri farklı kişilerde farklı yoğunluklarda görülebiliyor. Üstelik bazı öğrencilerde hareketlilik belirgin değilken özellikle dikkat ve organizasyon güçlükleri öne çıkabiliyor.
Toplumsal beklentiler de bu tabloyu etkileyebiliyor.
“Çocuk dediğin hareketlidir.”
“Biraz disiplin verilirse düzelir.”
“Ders çalışmak istemiyor.”
“Telefonu bıraksa dikkatini toplar.”
Bu cümlelerin bazı durumlarda gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü anlattığını fark etmek gerekiyor.
Dikkat Eksikliği Olan Öğrenciye Ne Yapılır? Bir Sınıfın İçinden Hikâye
Geçen yıl bir eğitim forumunda okuduğum kısa bir cümle uzun süre aklımdan çıkmadı: “Çocuğum dersin başına oturuyor ama beş dakika sonra aklı başka yerde. Ne yapacağımı bilmiyorum.”
Bu cümleyi okuduğumda gözümün önüne hemen bir sınıf geldi. Pencere kenarında oturan, defterinin köşesine sürekli bir şeyler çizen, öğretmen soru sorduğunda bazen cevabı bilen ama cevabı vermek için elini kaldırmayı unutan bir çocuk…
Hikâyenin kahramanının adı Arda olsun.
Arda dokuz yaşında. Matematiği seviyor, özellikle de problem çözmeyi. Fakat öğretmeni üç aşamalı bir soruyu tahtaya yazdığında Arda çoğu zaman ilk adımı yapıyor, ikinci adımda kalıyor ve üçüncü adıma geçmeden kalemini bırakıyor. Öğretmeni bunu önce “dikkatsizlik” olarak yorumluyor. Annesi ise akşamları ödev sırasında aynı tabloyla karşılaşıyor.
Bir akşam annesi, “Sen aslında yapabiliyorsun, neden yapmıyorsun?” diye soruyor.
Arda'nın cevabı çok kısa:
“Bilmiyorum. Yapmak istiyorum ama kafam başka yere gidiyor.”
İşte hikâyenin asıl başlangıcı tam burada.
Bir Çocuğa “Dikkatsiz” Demek Ne Kadar Kolay?
Arda'nın annesi ertesi gün öğretmeni Selin Hanım'la görüşüyor. Selin Hanım konuşmanın başında Arda'nın ders sırasında sık sık dalıp gittiğini, yönergeleri tamamlamadığını ve eşyalarını kaybettiğini anlatıyor.
Fakat görüşmenin sonunda önemli bir ayrıntı ekliyor:
“Arda birebir konuştuğumda soruyu çoğu zaman doğru çözüyor.”
Bu cümle ikisinin de durup düşünmesine neden oluyor.
Çünkü dikkat güçlüğü yaşayan bir öğrencinin her durumda ve her derste aynı davranışı göstermesi gerekmiyor. Özellikle DEHB gibi nörogelişimsel durumlarda dikkat, yalnızca “var” veya “yok” şeklinde çalışan basit bir düğme değil. Göreve ilgi, çevresel uyaranlar, görevin uzunluğu, uyku, stres ve çocuğun çalışma belleği gibi birçok etken öğrenme performansını etkileyebiliyor.
Burada önemli bir ayrım var: Her dalgın öğrenci DEHB değildir. Dikkat sorunlarının altında uyku düzensizliği, kaygı, öğrenme güçlüğü, görme veya işitme sorunları, stres ya da başka etkenler de bulunabilir.
Dolayısıyla ilk yapılacak şey çocuğa etiket yapıştırmak değil, davranışı anlamaya çalışmaktır.
Peki sizce bir çocuk “ödevini yapmıyor” dediğimizde gerçekten ne olduğunu biliyor muyuz?
Murat Bey'in Tahtaya Yazdığı Plan
Arda'nın babası Murat Bey, konuyu öğrendiğinde farklı bir yaklaşım getiriyor.
“Önce problemi parçalara ayıralım,” diyor. “Hangi görevlerde zorlanıyor, hangi saatlerde daha iyi çalışıyor, ne kadar süre odaklanabiliyor, bunları yazalım.”
Bir tablo hazırlıyor:
- Ödevin başlama saati
- Görevin türü
- Yaklaşık çalışma süresi
- Dikkatin dağıldığı an
- Ortamdaki dikkat dağıtıcılar
- Görevin tamamlanma durumu
- Arda'nın o günkü uyku ve ruh hali
Bu yaklaşım işe yarıyor çünkü aile artık “Arda neden böyle?” sorusundan “Hangi koşullarda daha fazla zorlanıyor?” sorusuna geçiyor.
Murat Bey'in çözüm odaklı yaklaşımı burada oldukça değerli. Fakat hikâyenin başka bir tarafı da var.
Arda'nın annesi, tabloyu doldururken oğlunun yüz ifadesine dikkat ediyor.
“Bence sadece ne zaman dikkatinin dağıldığına değil, o sırada ne hissettiğine de bakalım,” diyor.
Bu küçük cümle evdeki yaklaşımı değiştiriyor.
Biri davranışın örüntüsünü bulmaya çalışıyor, diğeri davranışın arkasındaki duyguyu anlamaya.
İki yaklaşım birbirinin rakibi değil.
Tam tersine, birlikte kullanıldığında daha anlamlı hale geliyor.
Burada erkeklerin yalnızca “çözüm üreten”, kadınların ise yalnızca “duygusal destek veren” kişiler olduğu gibi basmakalıp bir anlayışa düşmemek önemli. Murat Bey'in empatisi güçlü; Arda'nın annesi de plan yapmayı ve verileri takip etmeyi biliyor. Hikâyedeki fark cinsiyetten çok, aynı probleme farklı pencerelerden bakabilmelerinden kaynaklanıyor.
Sorun Arda mı, Yoksa Arda'nın İçinde Bulunduğu Sistem mi?
Ertesi hafta Selin Hanım sınıfta küçük değişiklikler yapıyor.
Arda'nın masasını kapının hemen yanından alıp daha az hareketin olduğu bir noktaya taşıyor. Uzun yönergeleri tek seferde vermek yerine birkaç kısa basamağa bölüyor.
“Defterini aç.”
“Sayfa 42'yi bul.”
“İlk iki soruyu yap.”
Sonra kontrol ediyor.
Arda'nın çalışma süresini küçük parçalara ayırıyor. Tamamlanan görevlerin yanında işaret kullanıyor. Gerektiğinde kısa hareket molaları veriyor.
Bunlar çok büyük değişiklikler değil.
Fakat Arda'nın davranışında fark oluşuyor.
Bir gün öğretmeni tahtaya uzun bir problem yazıyor.
Arda önce bakıyor.
Sonra kalemini kaldırıyor.
“Öğretmenim, bunu üç parçaya bölebilir miyiz?”
Selin Hanım gülümsüyor.
“Tabii. Sen nasıl bölmek istediğini söyle.”
Arda soruyu kendi yöntemiyle parçalıyor.
O gün problemi doğru çözüyor.
Bazen eğitimde önemli değişiklikler büyük yöntemlerden değil, çocuğun karşısındaki görevi yönetilebilir hale getirmekten doğuyor.
Dikkat Eksikliği Konusunda Geçmişten Bugüne Değişen Bakış
Bu hikâyenin yalnızca bir sınıfta yaşanmadığını anlamak için geçmişe bakmak gerekiyor.
Çocukların dikkat davranışları uzun yıllar boyunca çoğunlukla disiplin, irade ve “uslu durma” üzerinden değerlendirildi. Hareketli, unutkan veya yönergeleri takip etmekte zorlanan çocukların davranışları zaman zaman karakter problemi gibi görüldü.
Oysa modern nörogelişimsel yaklaşım, özellikle DEHB söz konusu olduğunda, davranışların yalnızca “istemek” veya “istememek” üzerinden açıklanamayacağını ortaya koyuyor.
DEHB günümüzde çocukluk çağında başlayabilen nörogelişimsel bir durum olarak ele alınıyor. Dikkat güçlüğü, dürtüsellik ve hiperaktivite belirtileri farklı kişilerde farklı yoğunluklarda görülebiliyor. Üstelik bazı öğrencilerde hareketlilik belirgin değilken özellikle dikkat ve organizasyon güçlükleri öne çıkabiliyor.
Toplumsal beklentiler de bu tabloyu etkileyebiliyor.
“Çocuk dediğin hareketlidir.”
“Biraz disiplin verilirse düzelir.”
“Ders çalışmak istemiyor.”
“Telefonu bıraksa dikkatini toplar.”
Bu cümlelerin bazı durumlarda gerçeğin yalnızca küçük bir bölümünü anlattığını fark etmek gerekiyor.